Koronavirüs salgınının psikososyal ve ontolojik boyutu

İstanbul Medeniyet Üniveristesi Psikolojik Danışmanlık Anabilimdalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Akın, koronavirüs salgınının psikososyal ve ontolojik boyutunu değerlendirdi:

Belki de birçoğumuzun ilk defa karşılaştığı bir sorunla yüzleşiyoruz. Bu salgın sürecinde hepimiz ilk etapta bir  şok yaşadık ve halihazırda bunun etkilerini derinden hissediyoruz. Şu anda geçici olan bazı etkileri iyi yönetemezsek bu etkilerin bir kısmı kronikleşerek köklü davranış şablonlarına dönüşebilir. Burada önemli bir nokta günlük yaşamımızın her anında virüsle ilgili düşünceleri zihnimize getirmemeye çalışmaktır. İnsanoğlu ne düşünürse onu üretir, olumsuz düşünceler ve kaygılar bizi hakimiyeti altına alırsa zamanla davranışlarda problemler oluşabilir.

Takıntılar ve paranoyaklığın yani şüpheciliğin arttığı bir döneme giriyoruz. Temizlik ve hijyen önemli ancak bunun sağlıklı ölçüsünü koyamaz isek obsesif davranışlarda artış gözlenebilir. Belli bir süre sonra hijyen takıntısı baş gösterebilir. Bu nedenle virüsün bulaşmamasını sağlamaya çalışırken dengeli bir hijyen alışkanlığı geliştirmek durumundayız.

Umudumuzu Sürekli Diri Tutmalıyız

Bu süreçte anahtar kelime öğrenilmiş çaresizlik. Virüsün sağlık boyutundan çok psikolojik boyutu ön planda gibi görünüyor. Toplum olarak moralimizi en üst düzeyde tutmamız çok önemli. Bir müddet evde olacağımız için kendimizi yaşama anlam katacak faaliyetlere odaklamalıyız. Bu salgının biteceğine dair umudumuzu sürekli diri tutmalıyız.

Bundan sonra büyük çoğunluğumuzun alışkanlıkları değişecek, yaşam tarzları değişecek. Belki de insan tanımıyla ilgili yeni düzenlemeler yapmak durumunda kalacağız. Ama en mutlu insan sosyal ve ilişkileri güçlü olan insandır. Virüs salgını sebebiyle bir müddet yüzyüze iletişimden uzak durmak zorunda kalacağız. Ancak telefon ile dostlukları ve akrabalık ilişkilerini mutlaka desteklemek gerekir.

Sosyal ihtiyaçlarımızı da göz ardı etmemeliyiz. Ait olma, ilgi duyma, toplumla bağlantılı hissetme gibi gereksinimlerimizi giderebilmenin yöntemlerini geliştirmeliyiz. Başkalarına duyarlı davranma, ihsan, iyilik yapma, hasbilik, diğergamlık gibi insanî özelliklerimiz körelmemelidir.

Özellikle sosyal medyada yayılan yanlış bilgilere karşı bu dönemde her zamankinden daha fazla tetikte olmalıyız. Genelde bu mecralarda yanlış ve amaçlı olarak algı yönetimine hizmet eden bilgiler geziniyor, doğru, faydalı, işimize yaramayan ve iyi olmayan bilgileri gündemimize almayalım. Gereksiz bilgiden uzak duralım. Salgınla ilgili ne kadar fazla bilgi bombardımanına maruz kalırsam kaygı düzeyimiz o kadar artar, bu da bizi endişeli ve takıntılı bir duruma getirebilir, buna karşı tetikte olalım.

Mahrumiyet Materyalizmin Panzehiridir

Son yıllarda tüm insanlık kitlesel olarak bir varoluşsal vakum sürecine girmek üzereydi. Her kaos ve kriz bir fırsatı da beraberinde getirir. Bizler maddi durumundan bağımsız olarak materyalizmin girdabına düşmüş vaziyetteyiz. Haz odaklı bir yaşama doğru hızla  ilerliyoruz. Herşeyi maddi değeri ile değerlendirmeye başlamıştık, hep daha fazlasını isteme eğiliminde yaşama devam etmekteydik. Salgınla birlikte artık her istediğimiz anında elimize geçemeyecek, bu süreci bir manevi öğrenme ve olgunlaşma dönemine dönüştürebiliriz. Özellikle çocuklarımız hazlarını ertelemede güçlük yaşamaktaydı. Şimdi öyle olamayacak. Bu aslında çocuklar için de iyi bir fırsat, ebeveynler çocuklarına hiçbir mahrumiyet yaşatmak istemiyordu. Bu tehlikeli bir şeydi. Doyum ve kanaat eğitimi açısından bizlere çok yararlı olabilir bu evde kalma dönemi. İyi değerlendirmek, elimizdekilerle yetinmek, her halimize şükretmeyi öğrenmemiz için iyi bir fırsat. Mahrumiyet materyalizmin panzehiridir.

İnsanlar artık bedenlerinden çok fazla şikayet ediyorlar. Her mahallede neredeyse estetik merkezi ve güzellik salonları açılıyor. Şimdi hepsi kapalı, berberler bile, traşı da evde olacağız, yani mahrumiyet yaşayacağız. Yemeği evde yiyeceğiz steak houselarda değil, biraz eksik yaşayacağız ama bu bana kalırsa iyi birşey. Tamamen tüketim toplumu olmaya başlamıştık. Şimdi kıt imkanlarla geçinmeyi öğreneceğiz, gerekirse çocuğumuz yamalı da giyebilmeli, bu süreçte öyle olacak. En temelde ne kadar sınırlı ve aciz bir varlık olduğumuz gerçeği ile yüzleşecek aslında abarttığımız kadar mükemmel olmadığımızı göreceğiz, her köşede şelfi çektiremeyeceğiz, kendimizi net biçimde göreceğiz. Bu iyi birşey olabilir.

Bu Süreçte Aile Birliğimizi Sağlayabiliriz.

Birçoğumuzun evi ihmal ettiği ortada, herkes evine dönüp bakabilir, aile içinde eksik kalan özellikle sosyal ve manevi unsurlara yönelerek aile bütünlüğünü sağlayabiliriz. Giderek bireyselleşmenin maalesef yaygınlaştığı bir toplum haline geldiğimiz için bazı davranışları kendi yaşantımıza müdahale olarak algılayabilir ve bu noktada sorunlar yaşayabiliriz. Bunun üstesinden mutlaka gelmemiz gerekir. Ailede hep birlikte nitelikli vakit geçirmenin yollarını bulmalı ve bunu bir yaşam tarzı haline getirebilmeliyiz. Aksi takdirde aile içi çatışmalar ve boşanmalar artabilir.

Bu salgınla ve oluşturduğu psikolojik durumla baş edebilmede en önemli yönlerden birisi manevi destektir. Dua, ibadet, kanaat, sabır ve tevekkül gibi araçlar bizim manevi yönümüzü geliştirecektir. Ailece birlikte dua etmek, ibadet etmek ve kuran okumak, dini sohbetler yapmak aile birliğine katkı sunacaktır.Bu süreçte kendi kişisel gelişimimize de önem vermeliyiz. Yeni hobiler geliştirebilir, spor yapabilir, beslenme alışkanlığımızı gözden geçirebilir, topluma faydalı faaliyetlerde bulunabiliriz. Bunları yapabilmek için ev dışında olmak zorunda değiliz.

Sağlıkla İlgili Tedbirleri Almalı Sora da Tevekkül etmeliyiz.

Salgın ve doğal afetlerle başa çıkmada önemli bir unsur da kader inancıdır. Ancak kadere inanmak ile kaderci olmayı zaman zaman birbirine karıştırabiliriz. Tüm tedbirleri aldıktan ve elimizden gelen çabayı harcadıktan sonra ortaya çıkan sonuca takdir gözüyle bakmak sağlıklı bir kader inancıdır ve bizleri bir dizi psikolojik problemden korur. Öte yandan tehlikeleri hafife almak ve gerekli önlemleri almamak bunun ardından ortaya çıkan sonucu kadere bağlamak uygun bir yaklaşım değildir, buna kadercilik denir. Bu süreçte tüm tedbirleri ve hijyenik önlemleri almalı ve geri kalan noktada sağlıklı bir tevekkül anlayışına sahip olmalıyız.

Bu süreçte toplumda görülebilecek diğer bir eğilim de istifçiliktir. Gerekli günlük ihtiyaçlarımızı belli bir süreliğine evimizde depolamak bir düzeye kadar normal görülebilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, kaygı düzeyinin artmasıyla birlikte insanlarda istifçilik gözlenebilir. Bu nedenle gerekli ihtiyaçlarımızın dışında lazım olabilir düşüncesiyle gereksiz alışverişlerden uzak durmak son derece önemlidir. Başlangıçta çok doğal olan bazı davranışlar belli bir süre sonra insanın içindeki kaygıyı giderme aracı olarak bir şeyleri alıp depolama eğilimine dönüşebilmektedir.

Son olarak biz sosyal ilişkileri güçlü olan bir toplumuz. Devletimizin ve yetkililerin öneri ve yönlendirmelerine uygun davranarak önlemlerimizi alalım, ihtiyacı olan insanlara maddi ve manevi destek olalım, evde kalarak evlerimizi suffa mektebine dönüştürelim. Çocuklarımızı ve eşimizi, akrabalarımızı ve de anne babamızı ihmal etmeyelim.

Kaynak: Haber 7

Comments are closed.